DEĞERLERİN TÜKETİLMESİ ÜZERİNE
Mustafa MIZRAK

Mustafa MIZRAK

SEVGİ SOFRASI

DEĞERLERİN TÜKETİLMESİ ÜZERİNE

02 Temmuz 2017 - 19:19
loading...

Bu zamanlarda kişisel “sınıf atlama” hayallerini besleyen “çağ atlama” sloganı, herkesin gün gelip sadece kendi çıkarının peşinde koşacağı günleri müjdeler biçimde, ülke sathında liberal bir gururla dalgalanıyordu.

Aynı dönemden günümüze uzanan bir başka önemli gelişme de, asıl mücadele alanı olan paylaşım ve eşitlik problemlerinin silikleştirilerek, karnı aç, işsiz ama “inancından asla taviz vermeyecek” insanların ortak tavırlarının kökeni olarak kültür ve inancın, politik alanın ana mücadele nesnesi haline gelmesiydi. İnsanlar arasındaki en önemli iki ayrışma vesilesi olan kültür ile inancın yükselişi, birincisinde etnik ve kimlik taleplerinin politik alanın ateşini yükseltmesiyle neticelenirken; ikincisinde ise inanç özgürlüğünün diğer tüm özgürlükleri yutmasıyla son buldu.

Bununla birlikte kültürel istekleri sevgiyle çözmeye çalışan ülkeler süreci daha az sıkıntıyla atlattılar; bu istekleri meşru görmeyenler ise bölünmeler ve bitmek bilmeyen iç çatışmalar içerisine düştüler.

Bilindiği üzere, üretim tarzları değiştiğinde, insanların yaşam, kültür ve birbirleriyle olan tüm münasebetleri de peşi sıra hızla değişmeye başlar. İnsanlık tarihi bunu vaktiyle, hem de en şiddetli biçimde, tarım toplumundan kapitalist sanayi toplumuna geçişte yaşamıştı.

Mal ve hizmetler ile sermayenin küresel ölçekte daha rahat dolaşım imkânlarına sahip olmasını sağlayan teknolojik gelişmelerin de aynı yıllara denk gelmesiyle birlikte, daha düşük maliyetlerle daha çok verimliliği esas alan, hem emek girdisinde hem de üretimde esneklik modelini uygulayan bir üretim tarzı, o zamandan günümüze günlük hayattaki tüm ilişkileri büyük bir baskıyla değiştirmeye başladı. Böylelikle dünya tarihinin gördüğü en hızlı toplumsal değişimlerin yaşandığı yıllar oldu ve bizler hâlâ bu sıkıntılı dönemin içinden geçiyoruz. Tabi ki bu derece baskıcı ve zora dayalı hızlı değişimlerin, toplumsal çözülme ve değer erozyonlarına da neden olması kaçınılmazdı.

Diğer taraftan evrensellik düşüncesinin zemin kaybetmesine karşılık olarak canlanan yerellik, “yerel olduğunu düşündüğü” unsurları değerli kılmaya çalışırken, insanlar nezdinde bir zihni yarılmaya da sebep oldu.

Hukuktan toplumsal ilişkilere kadar yerellik, topyekûn olarak, bir duygusal bağlılık eşliğinde taşralı değerleri merkeze taşıdı.

Hâlbuki kapitalist piyasa içindeki tüketim, sadece mal ve hizmetlerin tüketimini kapsamaz; sorun bir sistem sorunudur ve eğer bunun bilgisine sahip değilseniz, kıymetli olan duygular, idealler, samimiyet, doğruluk, dürüstlük vb. insanî değerlerin de aynı hızla tüketildiğini fark edemez, hep bir öz/saflık arayışına girersiniz. Üstelik değerlerin tüketilmesi, insan tutarsızlıklarını da arttırır.

Sabah arabeskle başlayıp akşam klasik müzikle uyuyan, profiline manken fotoğrafı koyup “kadınları örtünmeye” çağıran, paylaşımlarında herkesi “Türkçe konuş” diye uyaran, sosyal ortamlarda ayet paylaşıp yapmadığı rezillik kalmayan, “muhafazakâr” olduğunu söyleyip millî/dinî konular dışında (örneğin ülkenin kamu varlıkları satılırken, ormanı, suyu, ağacı, toprağı üç-otuz paraya peşkeş çekilirken) herhangi bir hassasiyeti bulunmayan insanlarla çevrilmiş durumdayız. Görüldüğü gibi anlamın kaybı, tutarsızlıkların da zaferidir.

Aynı dakika içerisinde hem ağlayıp hem de gülünebilen, dizi, eğlence ve yarışma programlarıyla geçen en değerli zamanların arasına “entelektüel boşluğu” doldurmak için serpiştirilen tartışma ve haber programları aracılığıyla insan zihninin giderek bir medya çöplüğüne dönüşmesi, belleğinin bulanıklaşması ve neticesinde toplumsal rızaya bile ihtiyaç duymayan bir kötülüğün düşünceyi işgal etmesi. Kitle iletişim araçlarından evlere ulaşan ideolojik bombardıman sonucu geriye dönüşü zor bir bilinç kaybını da bunun yanına eklediğimizde, medya müptelası olmuş bu büyük kitlenin daha kolay yönetilmesinin de önü açılır. Tabi buradaki ideolojik tahakkümü destekleyici ve insanları anlamdan uzaklaştırıcı başka etkenler de mevcut.

Bunlar neticesinde zaten sınırlı orandaki eleştirel akıl ve analitik düşünce de iyice köreldi. İnternet gibi bağımlılık yaratan bir teknolojik kolaylığın da aynı döneme denk gelmesiyle birlikte, herkesin aklına ilk geleni yazıp paylaştığı ve böylelikle cehalet ile kötülüğün tarihte hiç olmadığı kadar hızla yayıldığı bir döneme adım attık. Bilgi ve onu edinme süreçleri de fazlasıyla gözden düşünce, okumak, araştırmaktansa hızla Google’a yazılacak ve iki milyona yakın referans içinden reçete kısalığındaki “doğru” bilgileri bulma eylemi, daha makbul ve tercih edilir oldu.

Bilginin itibarsızlaştırılması, öğretmenden aydınına, eli kalem tutandan bilim insanına kadar herkesin aynı toplumsal itibar kaybından nasibini almasına da yol açtı.

Bu bitmez tükenmez “mağduriyet” mesajları, bir kesimin ustalığında yoğrulsa da sadece bu kesimi kapsamıyor. Çünkü herkes için “mağdur olmak”, politik anlamda “iyi bir şey”e karşılık geliyor ve sonradan yapılacakların/meşru gösterilecek insanlık ayıplarının mazereti yerine geçiyor.

Sonuç olarak, bütün bunların etkisiyle Türkiye’deki yaygın insan malzemesini en iyi tanımlayan kavram, vasatlık olabilir. Koca ülke bugün, ortalamanın da altında bir vasatlığın içinde hapis olmuş durumda.

Peki çare nedir diye soranlara yanıtım: Sevgiden beslenen yeni bir nesil.Sevgiyle kalın.Çünkü sevginiz yoksa içi boş çınlayan bir bakır kaptan farkınız olmayacaktır..

Gazeteci /  Yazar / Mustafa Mızrak

Bu yazı 2334 defa okunmuştur .

Son Yazılar